Yıl 1909; İkinci Meşrutiyet’in ilanının hemen öncesi kumandanlığını Mahmut Şevket Paşa’nın yaptığı Hareket Ordusu, Sirkeci Garı’na gelmektedir tren vagonlarıyla.

Vagonlarda gelen ordu Payitaht’a “hürriyet” getirmektedir o gün; tıpkı günümüzde ABD’nin her yere demokrasi götürmesi gibi bir şeydir bu.

Halk hürriyet nedir bilmez; “Hadi, Hürriyet Paşa geliyormuş, Sirkeci Garı’na gidelim de görelim onu.” diye nümayişler yapar. Hürriyet sözcüğü kavramsal olarak halk nazarında bir yere oturmamıştır daha; portakalı bilmeyene tadını tarif etmek gibi bir şeydir aslında bu.

Zaten kullanageldiğimiz birçok kavram yerli durmaz dilimizde, içinden geldiği Batı kültürünün jargonudur çoğu ve halk bunu kendi dilinin döndüğünce ifade eder; demokrata demir kırat der, laiklik kavramını layıklık olarak telaffuz eder. Bu komik bir şey değildir aslında, yerli olmayan şeyi halka empoze etmenin sonucudur. İşte hürriyet kavramı da o yıllarda böyledir.

Ülke o yıllarda 1876’da tahta çıkıp, 1909’a kadar ülkeyi 33 yıl kesintisiz ayakta tutan II. Abdulhamid’in istibdat (!) rejimi ile yönetimi altındadır. İşte bu istibdatçı, hürriyet kısıtlayıcı, sansürcü Padişah’ın yönettiği ülkeye hürriyet getiren İttihat ve Terakki Fırkası, halkın bilmediği, hazır olmadığı bu kavramın ipini çözüp sokağa salmış, ancak taşları da bağlamıştı. Artık bakkallarda leblebi çekirdek gibi silah, fişek satılır olmuştu. Halk, hazır olmadığı, kavrayamadığı kavramı uçlarda tanımlamış, hürriyet var kardeşim bu ülkede denilerek canı isteyen bir başka canı öldürür olmaya başlamıştı. Zabıtalar cinayetten aldıkları sanığa “maktulü tanıyor muydun, neden öldürdün?” diye sorduklarında, aldıkları cevap hayli enteresandır; “Tanımıyorum, çektim vurdum, hürriyet var bu ülkede!”

Aslında hürriyet bir nimettir. Kavramsal altyapısı yerli yerine oturan Avrupa’da hürriyet doğru anlaşılmış, doğru uygulanmıştı. Ancak o yıllarda bu kavram Osmanlı tebası için ithal ve algılama eksiği/hatası olan bir kavramdı. Oysa hürriyetin Avrupa için “Allah’tan hürriyet” olduğu bile anlaşılsaydı, Müslümanlar için bunun “Allah’a hürriyet” olduğu da kavranacaktı.

İşte ister teknolojik, ister kültürel, ister siyasal ve sosyal, isterse kavramsal düzeyde hazır olunmayan, altyapısı olgunlaştırılmayan, kendi toplumu içinden üretilmeyen her şey, yerli yerine oturana kadar sancılı bir sürece girer.

Bugün ülkemize savaş nedeniyle göçe mecbur edilen Suriyelilerin durumu da budur.

Suriye halkı katı bir rejim olan BAAS tarafından yönetilmektedir. Ben hakkımı istiyorum diyen bir adamın köyünün yakıldığı, halkın rejime bulaşmadıkça güvenle yaşadığı, ama bu güven ortamının zorba ve totaliter bir iktidarın varlığından kaynaklandığı bir ülkedir. Halkın birbirine olan kardeşliği silah ve baskı ile sağlanmaktadır. Dolayısıyla yapaydır.

Peki bu yapaylık nereye kadar sürer? İşte Suriyeliler açısından Türkiye’deki görüntüyle anlaşılmaktadır bu sorunun cevabı.

Suriye’ye göre hayli açık ve serbest bir rejimle yönetilen Türkiye, Suriyeliler için bir zıvanadan çıkma cenneti olabilmektedir bazen. Baskıcı BAAS rejiminin tasarrufundan kurtulunca, ipini koparmış dana gibi bir 1909 Türkiye’si bu kez de Suriyeliler için tekerrür etmektedir.

Bu durum sadece Suriyeliler için değil, Eski Sovyetler güdümündeki Türk cumhuriyetlerinin halklarında da gayet rahat gözlemlenebilir. Kendi işlediği bir suç yüzünden sülalecek cezalandırıldıkları bir kanun düzeninden, “suçların ve cezaların şahsiliğinin” cari olduğu bir ülkeye gelmek, onlar için cennete gelmek gibi bir şey olabilmektedir.

TC uyruklu vatandaşların Suriyelileri değerlendirmeleri biraz böyledir; basit bir sokak kavgasına varlık ve yaşam hakkı ellerinden gidiyormuşçasına bir anda onlarca Suriyelinin iştiraki, onlarca TC vatandaşının da tehlikeli bir örgütlülüğüyle karşılık bulmaktadır bu yüzden.

Yol yakınken potansiyel düzeyde olan bu tehdit, somutlaşmadan kamu otoritesiyle ortadan kaldırılabilir.

Bu tespitleri somut örneklerle anlatmak mümkündür elbette. Ancak olaylara değil, gidişata bakmak icap eder. Yine de şunu söylemek yanlış olmaz; bugün Suriyelilerin bu ülkede işledikleri suç oranı, TC vatandaşlarının işledikleri yanında devede kulak mesabesindedir. Fakat bir Suriyelinin, Afganın, (terör yıllarında Batı şehirlerinde) bir Kürt’ün işlediği suç, onlarca Türk’ün işlediği suçtan daha da az olmasına rağmen göze batmaktadır.

Ben burada istatistiki bir karşılaştırmadan ziyade, önlemler alınmazsa sekiz on yıl sonra patlayacak bir potansiyel tehditten bahsetmek istedim.

Yazımı, her Ramazan ayında yaptığımız, ama tutmayan bir dua ile noktalıyorum;

“Allah’ım! Dünyadaki tüm ezilenleri, tüm Müslümanları birbirine ülfetle yaklaştır ve kâfirlere, zalimlere karşı bize dirlik, düzen, kuvvet ver. Kâfirlerin birliğini boz ve şu mübarek ayda şeytanları bağladığın gibi onları da paramparça et. Âmîn!”

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
<strong>Dikkat!</strong> Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner18