
Beklemek… Bugünün insanı için bir kayıp. Ama geçmiş için bir fırsattı.
Şu anda ne kadar sıkıcı geliyor değil mi?
Ruhunuz daralıyor, beklemenin ve bekletmenin bin bir çeşidinin örneklerini ve ne kadar kötü bir durum olduğunu galiz ifadelerle belirtiyorsunuz.
Oysaki köşe başları bekleme mektepleriydi.
Arkadaşlarla buluşmanın, sevgililerle kavuşmanın, beklemeyle birlikte olgunlaşmanın düetleriydi.
Beraber büyütürlerdi birbirlerini.
Bekleyerek, olgunlaşarak
Fikirde, emekte, dirlikte…
Trenin gelmesini beklemek,
Mektubun ulaşmasını beklemek,
Yağmurun dinmesini beklemek…
Çünkü sonunda ödül var.
Kavuşmak.
Kavuşulmak.
Beklerken büyütürdük kendimizi,
Her ne kadar bekleye bekleye yalnızlığı seçmiş olsak da,
Bu bekleyişler, dışarının sessizliğiyle iç dünyanın konuşmasını mümkün kılardı.
Gecikme, bazen anlamın derinleşmesine neden olurdu.
Giorgio Agamben der ki:
“Bekleme, zamanın başka bir kipidir. Orada zaman geçmez, orada zaman açılır.”
Bugün her şeyin anında olması isteniyor.
Oysa bekleyişin kendisi bir varoluş hâlidir.
Bir duanın, bir özlemin, bir umudun biçimidir.
Beklerken insan yalnızca bir şeyi değil, kendisini de karşılar.
Geçmişin ruhundan ne kaldı?
Bugün biz, geçmişin ruhundan neleri unuttuk?
Derin düşünmek yerine hızla yorum yapıyor,
Sabır yerine anlık ödüller arıyor,
Beklemek yerine geçiştiriyoruz.
Ama belki de hâlâ mümkün:
Bir kitabın sayfaları arasında oyalanmak, bir sesin yankısını dinlemek, bir cümlenin içinde kaybolmak…
Geçmişin ruhu nostaljik değil; zamanla dost bir yaşam biçimidir.
Ve o ruh, hâlâ bizimle konuşabilir.
Yeter ki yavaşlamaya cesaret edelim.
Boşluk gibi görünen ama içine binbir manalar yükleyen,
Olmaz denilenleri olduran,
İçine nice hayatlar dolduran boşlukları
Bekleyerek büyütmek.
Ondan alınan haz ve ödül ve hayatın anlamı
Ve sabır.
Sabırla yaşmak.
Sindirerek hayatı özümüze

