Eğitim Sisteminin Çarkları Arasında Sıkışan Bir Ülke
Bir ülkenin geleceği, o ülkenin sınıflarında yazılır. Tahtaya yazılan her kelime, sadece bir ders konusu değil; aynı zamanda bir toplumun karakteridir. Bugün geldiğimiz noktada ise şu soruyu sormadan geçemiyoruz: Biz gerçekten eğitim mi veriyoruz, yoksa sadece bir sistemin çarklarını döndürmeye mi çalışıyoruz?
Uzun yıllardır eğitim üzerine konuşanların sayısı arttı, ancak eğitimin gerçek sahipleri olan öğretmenlerin sesi aynı oranda kısıldı. Eğitim politikaları belirlenirken sınıfa giren, öğrencinin gözünün içine bakan, bir çocuğun değişimini birebir yaşayan öğretmenlerin fikri çoğu zaman ya sorulmadı ya da dikkate alınmadı. Bunun yerine masa başında hazırlanan, sahadan kopuk kararlar eğitim sistemine yön vermeye başladı. Sonuç ise ortada: Sürekli değişen ama bir türlü iyileşmeyen bir yapı.
Bugün okullarda yaşanan en büyük sorunlardan biri otorite dengesinin tamamen bozulmuş olmasıdır. Bir dönem öğretmen merkezli sistem eleştiriliyordu; şimdi ise tam tersi bir uç noktaya savrulmuş durumdayız. Öğrencinin merkezde olması gerektiği doğru, ancak bu durum öğretmenin değersizleştirilmesi anlamına gelmemeliydi. Geldiğimiz noktada öğretmenler sürekli şikâyet mekanizmalarıyla baskı altında tutulurken, öğrenciler neredeyse sorgulanamaz bir konuma getirildi. Bu da eğitim ortamını sağlıklı bir öğrenme alanı olmaktan çıkarıp bir güç mücadelesine dönüştürdü.
Eskiden okul, toplumun disiplinli ve saygılı bireyler yetiştiren kurumlarıydı. Bugün ise birçok okulda disiplin sağlamak neredeyse imkânsız hale geldi. “Çocukları sokağa salmayalım” düşüncesiyle hareket edilirken, farkında olmadan okulların ruhu zedelendi. Okullar, öğrenmenin, üretmenin ve gelişmenin merkezi olmaktan uzaklaşıp zaman zaman bir zorunluluk alanına dönüştü. Bu zorunluluk hissi ise öğrencide aidiyet değil, tam tersine yabancılaşma oluşturdu.
Eğitim sistemindeki en büyük kırılmalardan biri de “herkes mezun olsun” anlayışıdır. Nicelik uğruna nitelikten vazgeçildi. Lise mezuniyet oranlarının artması bir başarı göstergesi gibi sunuldu; ancak bu artışın arkasındaki kalite sorgulanmadı. Sınıfta kalmanın kaldırılması ya da zorlaştırılması, öğrenciyi motive eden bir unsur olmaktan çıkıp sistemi otomatik geçiş mekanizmasına dönüştürdü. Sonuç olarak, yeterli donanıma sahip olmadan mezun edilen binlerce genç, hayata hazırlıksız bir şekilde adım attı.
Bu gençler daha sonra hayatın farklı alanlarına dağıldı: Esnaf oldular, memur oldular, işçi oldular. Ancak eğitim sürecinde kazanamadıkları beceriler ve değerler, hayatın içinde ciddi sorunlara yol açtı. İşini hakkıyla yapmayan, sorumluluk bilinci gelişmemiş, liyakat yerine başka kriterlerle yükselen bireylerin sayısı arttı. “Torpil” kelimesi, ne yazık ki birçok alanda en geçerli referans haline geldi. Bir yerde emek yerine bağlantılar konuşuluyorsa, orada sistemin çarkları sağlıklı dönmüyor demektir.
Eğitim sadece bilgi aktarımı değildir; aynı zamanda karakter inşasıdır. Bugün çocuklarda gözlemlenen bencillik, sabırsızlık ve sorumluluktan kaçma gibi davranışlar tesadüf değildir. Bunlar, sistemin uzun yıllardır verdiği yanlış mesajların bir sonucudur. Sürekli hak talep eden ama sorumluluk almayan bireyler yetiştiriyoruz. Oysa eğitim, hak ve sorumluluk dengesini kurabilme sanatıdır.
Bir diğer önemli sorun ise sürekli değişen müfredat ve sistemlerdir. Her gelen yönetim, kendi sistemini kurma isteğiyle hareket ettiğinde ortaya istikrarsız bir yapı çıkar. Öğrenciler, veliler ve öğretmenler sürekli değişen kurallara uyum sağlamaya çalışırken asıl odak noktası olan öğrenme geri planda kalır. Eğitim sistemi bir deneme tahtası değildir. Her değişiklik, sahada ciddi etkiler yaratır ve bu etkiler yıllar boyunca hissedilir.
Bu noktada radikal ama tartışılması gereken bazı öneriler gündeme gelmelidir. Zorunlu lise eğitimi bunlardan biridir. Her bireyin aynı akademik yolu takip etmek zorunda olması, hem birey hem de sistem açısından verimsizlik yaratmaktadır. Herkes üniversiteye gitmek zorunda değildir; herkes akademik başarı üzerinden değerlendirilmemelidir. Mesleki eğitimin güçlendirilmesi, yetenek odaklı yönlendirme yapılması ve bireyin kendi yolunu seçebilmesine imkân tanınması çok daha sağlıklı bir yaklaşım olacaktır.
Öğretmenlerin güçlendirilmesi ise bu sistemin en kritik noktasıdır. Öğretmen sadece ders anlatan kişi değildir; aynı zamanda rol modeldir, rehberdir, bir neslin mimarıdır. Ancak bu kadar önemli bir görevi üstlenen öğretmenler, yeterli ekonomik ve sosyal imkânlara sahip olmadığında sistemin sağlıklı işlemesi mümkün değildir. Öğretmenlerin itibarı yeniden inşa edilmeden eğitimde kalıcı bir başarı sağlanamaz.
Şikâyet mekanizmalarının öğretmeni susturmak için bir araç haline gelmesi de ayrı bir problemdir. Elbette denetim olmalıdır; ancak bu denetim adil ve dengeli olmalıdır. Öğretmen sürekli baskı altında hissederse, risk almaktan kaçınır, inisiyatif kullanmaz ve zamanla sadece “görevini yerine getiren” bir memura dönüşür. Oysa eğitim, cesaret ve inisiyatif gerektiren bir alandır.
Bugün yapılması gereken şey, eğitim sistemini yeniden düşünmektir. Bu düşünme süreci popülist yaklaşımlardan uzak, bilimsel verilere dayalı ve sahayı dikkate alan bir anlayışla yürütülmelidir. Milli değerler ile evrensel bilimin dengelendiği bir yapı kurulmalıdır. Eğitim ne tamamen geleneksel kalıplara sıkışmalı ne de köksüz bir modernleşme anlayışına teslim edilmelidir.
En önemlisi de şu gerçeği kabul etmemiz gerekir: Eğitim zorla olmaz. İstemeyen bir çocuğu okulda tutmak, onu eğitmek anlamına gelmez. Aksine, bu durum hem o çocuğun hem de diğer öğrencilerin öğrenme sürecini olumsuz etkiler. Eğitim, ilgi ve istekle beslenen bir süreçtir. Bu yüzden bireylerin ilgi alanlarına göre yönlendirilmesi, alternatif eğitim modellerinin geliştirilmesi büyük önem taşır.
Sonuç olarak, eğitim sisteminin çarkları şu an sağlıklı dönmüyor. Gürültü var, hareket var, sürekli bir değişim var; ama ilerleme yok. Bu çarkları yeniden düzenlemek zorundayız. Öğretmeni merkeze alan, öğrenciyi sorumluluk sahibi birey olarak yetiştiren, liyakati esas alan ve istikrarlı bir yapıya sahip bir sistem kurmadan bu sorunları aşamayız.
Eğitim bir ülkenin kaderidir. Eğer bu kaderi doğru yazamazsak, gelecekte karşılaşacağımız sorunlar bugünkünden çok daha ağır olacaktır. Şimdi durup düşünme zamanı. Gerçekten neyi yanlış yaptık ve nasıl düzeltebiliriz? Bu soruya samimi bir cevap vermeden atılacak her adım, sadece aynı döngüyü tekrar etmekten ibaret olacaktır.

